
Bizim evin önündeki kıvırcık söğüdü arkana alıp da rahmetli halamın evine döndüğünde muşmulayı görürsün. Sarı badanalı evin üst köşesinde, sebze tarhında çalışan anneni görünmez hale getiren yuvarlak, sık yapraklarıyla, eğri gövdesiyle ordadır. Köşenin bekçisidir. Gül ailesinden olmanın verdiği asaletle dalları tırmanmaya uygun değildir ama hemen hemen bütün dalları meyvelerini rahatlıkla toplayacak kadar yakındır yere. Kasım ayının başlarında, ilk kırağı düşer düşmez, toptan alınan sıvı yağından kalan karton kutuya muşmulaları toplarsın.
“Aman, evladım, hepsini toplayın, afiyet olsun. Bizimkiler yüzüne bile bakmaz,” diyen halanın teşvikiyle bir tane bile ziyan olmadan muşmulalar kutuya konur. Kilerde duran dolabın üstüne kutu yerleşir. İlk birkaç gün sık aralıklarla olmuş mudur diye habire sorarsın. ‘Ooo daha çok bekleyecez’ lafı da zaman kavramı pek oturmamış zihnine sonsuzluk gibi gelir.
Derken, dışarıda kar atıştırırken ve soğuk hamsin rüzgarı kemiklere işlediğinden dışarıda oynamak imkansız olduğundan camdan dışarı öylesine dalmışken kutu salonun orta yerine getirilir. Tecrübeli baba makine yağından hafif kararmış ve hep kendine has bir kokusu olan elleriyle teker teker muşmulaları yoklar. Yumuşak olanlar ayıklanır, bir merasim huşusu içinde yenir. İçi kahverengi, kocaman çekirdekli meyveleri, “bak, burasından ısır, sonra da hüüüp diye çek,” tarifine harfiyen uyarak keyiflenilir.
Olmamış muşmulaları kutuyla yine kilere koyarlar. Yine sık sık sorar, sonra unutursun. Bir dahaki sürpriz ziyarete kadar. Dışarıda kar atıştırıp rüzgar seni eve hapsedene kadar.























