RSS Feed

İstikrar Senin Neyine…

Image

Blog açmanın bu kadar lanetli olacağını bileydim vaktinde açmazdım herhalde. Yazınca, kaç kişi bakmış, yorum bırakmış, ne demiş diye takip etmek ayrı dert; yazmayınca da, sürekli system tray’de ram yiyen bir program gibi insanın kafasında beklemede, yanıp sönen bir ışık gibi dikkat dağıtan bir meret.

Bir kez daha, Allah bilir kaçıncı, başlayalım dendi. Bloga uzun ara verdikten sonra ne yapılması gerekiyorsa hepsi yapıldı:

  • Ev taşındı
  • Taşınırken yine bir sürü macera yaşandı
  • Çocuklardan biri okul değiştirdi
  • Yeni muhite alışılamadı depresyonlara girildi
  • Yeni komşuların gürültüsü çekildi (Arapça olaraktan)
  • Blog(ların) temaları değişti
  • İstikrar sözü verildi (kendime tabii, el aleme söz versem yandık :))

Şimdi, ben yokken herkesler çok merak etti ya beni. Ne oldu acaba diye hep endişe edildi ya. Hemen yazayım. Çok mühim meseleler zira. (sevmediğimi söylemiş miydim devrik cümleleri?)

Hala hatırlayan varsa, bizim eski, gökdelendeki evden beş katlı bir apartmana, nispeten normal bir mahalleye taşındık. Eski sitenin steril olmasına alıştığımı fark ettim, burjuva olup çıktığıma yandım. Yeni evde ısrarla ortaya çıkan tüylü kırkayakların da pek faydası olmadı tabii. Çok maceralı bir taşınma daha yaşadık. Yedinci defa taşınınca bile yeni maceralar yaşabileceğimize şahit olduk. Yeni ev güzel aslında, daha düzenli, daha bi “ev”. Ama bu yengeç öyle pat diye alışır mı hiç? Zaman geçtikçe, arada bir, yaw güzelmiş burası, diyorum ama daha vakit var herhalde.

Geçen sene pek maceralı geçti, bitmesini iple çektim derken bu seneyi neredeyse yarıladık, dile kolay. Bu zaman zarfında birçok değişiklik oldu, babam epey ciddi bir bypass ameliyatı geçirdi vs. arada bir keşke girip kafamı burada, kimse pek duymasa da, kafamdakileri kuyuya bağıraydım diyorum. İyi gelirdi herhalde. Şimdi de iyi geldiği gibi. Macera, ilginç hikaye felan vaadim yok maalesef. Öyle, her zamanki teraneler işte. Hoş gelmişim.

 

 

 

 

 

Muşmulaya Güzelleme

 

Bizim evin önündeki kıvırcık söğüdü arkana alıp da rahmetli halamın evine döndüğünde muşmulayı görürsün. Sarı badanalı evin üst köşesinde, sebze tarhında çalışan anneni görünmez hale getiren yuvarlak, sık yapraklarıyla, eğri gövdesiyle ordadır. Köşenin bekçisidir. Gül ailesinden olmanın verdiği asaletle dalları tırmanmaya uygun değildir ama hemen hemen bütün dalları meyvelerini rahatlıkla toplayacak kadar yakındır yere. Kasım ayının başlarında, ilk kırağı düşer düşmez, toptan alınan sıvı yağından kalan karton kutuya muşmulaları toplarsın.

“Aman, evladım, hepsini toplayın, afiyet olsun. Bizimkiler yüzüne bile bakmaz,” diyen halanın teşvikiyle bir tane bile ziyan olmadan muşmulalar kutuya konur. Kilerde duran dolabın üstüne kutu yerleşir. İlk birkaç gün sık aralıklarla olmuş mudur diye habire sorarsın. ‘Ooo daha çok bekleyecez’ lafı da zaman kavramı pek oturmamış zihnine sonsuzluk gibi gelir.

Derken, dışarıda kar atıştırırken ve soğuk hamsin rüzgarı kemiklere işlediğinden dışarıda oynamak imkansız olduğundan camdan dışarı öylesine dalmışken kutu salonun orta yerine getirilir. Tecrübeli baba makine yağından hafif kararmış ve hep kendine has bir kokusu olan elleriyle teker teker muşmulaları yoklar. Yumuşak olanlar ayıklanır, bir merasim huşusu içinde yenir. İçi kahverengi, kocaman çekirdekli meyveleri, “bak, burasından ısır, sonra da hüüüp diye çek,” tarifine harfiyen uyarak keyiflenilir.

Olmamış muşmulaları kutuyla yine kilere koyarlar. Yine sık sık sorar, sonra unutursun. Bir dahaki sürpriz ziyarete kadar. Dışarıda kar atıştırıp rüzgar seni eve hapsedene kadar.

 

Facebook’tan sonra hayat (var mı???)

Image

 

Var, deyip bitirirmişim yazıyı :). Açıkçası ben olduğuna inanmıyordum. İnternetli telefonum olmadan önce bilgisayarı açar açmaz ilk işim önce facebook sayfasına girmek olurdu. Evvelki gece, ben nihayet kıyıp da sayfadan çıktıktan sonra kimler ne derin sözler sarfetmiş, nerelere gitmiş, ne seyretmiş, ne dinlemiş, statüsünü kimler “ilişkisi var” veya “yok” tan değiştirmiş vs. Sonracığıma, kimler nişana gitmiş de geleceğin geliniyle fotoğraf çektirmiş, kimler arkadaşlarla çılgınlar gibi eğlenmiş, kimlerin hayatı accaip zorluklarla geçmiş de, arkadan vurulmakla, hainlerle alakalı derin sözler iletip günümüz Konfüçyusu olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Bunlar hepsi çok önemli, insanın gününe renk katan, moral veren, bak, neler var şu hayatta, dedirtip şükrettiren mevzular.

Bir arkadaş facebook’u buzdolabına benzetmişti. Aç olsan da olmasan da açarsın, şöyle bir bakıp kapatırsın. Kapatabiliyorsan. Ben kapatamadığıma karar verip artık hesabı dondurmaya karar verdim. Dondurma kararım da sadece facebook silme opsiyonu sunmadığından. Çok zor oldu, ne yalan söyleyeyim. Telefonu her elime aldığımda otomatik olarak önce bi feyse bakayım, sonra işlere başlarım diyen ben, şimdi hiç ellemeyecektim. Neyle dolacak onca vakit? Neyle geçecek dakikalar? Ne zormuş, ya rabbi.

İlk birkaç gün çok bocaladım. Sonra eskiden yaptığım ama artık vakit bulamıyorum deyip bıraktığım işlere baktım. Tezhip defterim olduğu gibi duruyor üç yıldır; elden geçecek fotoğraflar fazlasıyla birikti. Ayıklanacak, düzenlenecek, sahiplerine ulaştırılacak bir sürü resim. Okunacak, öylece bekleyen en az 10 kitap. Örülecek örgüler, bitirilecek kanaviçeler.

Yeni uğraş olarak yıllardır, anlıyorum ama konuşamıyorum, dediğim İspanyolcaya başlamak oldu. Kütüphaneden kitaplar buldum, yavaş yavaş çalışıyorum. Hem yeni dil öğrenirken öğrencilerimi daha iyi anlıyorum. Yeni kelime öğrenmek, yeni yapıları kavramak ne kadar zormuş unutmuşum. Benim İspanyolcam hep dineleme ve okumaya dayalı olduğu için onları kolay anlıyorum, etimolojik olarak kelime köklerinden rahat anlaşılıyor ama gel de bir cümle kur, karın çatlatıyor vallahi.

Velhasıl, bayağı uzadı yazı; facebooktan sonra hayat var. Hem de çok daha üretken ve çok daha keyifli ve sakin. Gereksiz bilgiler, detaylar aklımı meşgul etmiyorken okuduğumu da daha rahat anladığımı fark ettim. Kafamı daha rahat topluyorum ve hep boş bir şeyler uğruna takla atmak zorunda olmadığımı hissediyorum.

Tek kafama takılan arkadaşlarla irtibat oldu ama yakın olduklarımla zaten mail ve telefon yoluyla görüşüyoruz. Diğerlerinde telefonum veya mail adresim yoksa demek ki görüşmemiz de gerekmiyor.

Hala alkolik gibi gün saydığımı fark ediyorum. Arada bir zorlanıyorum ama uzak durmak da iyi geliyor. Tavsiye olunur.

not: resim yazıyla gayet alakasız.. mevsimle alakası var  :) favorim olur kendisi :) let it snow, let it snow, let it snow!

Home Sweet Home


 

Sevgili Okur,

:) pek bir havalı oluyormuş böyle yazınca.  Biz şimdi taşındık ya, onu yazacaktım da bir daha yaşamak istemiyorum, kimseyi de sıkmak istemiyorum. Ama öyle diyaloglar ve maceralar oldu ki mahrem bırakmak olmaz.

Bu yaz kadar hareketli bir yazım uzun zamandır olmamıştı. Mesai bitiminin ertesi günü memlekete uçup orda 35 gün evlat şapkası taktıktan sonra ( apayrı bir maceradır kendileri yazarım belki bir ara) ıstanbul’a gelinip neredeyse ertesi günü kolileme ve toparlanma faslı başladı. Geldikten altı gün sonra evimizdeydik. Tam 50 koli ve sayısız poşet ile hurç beni bekliyordu:)

Daha ev taşınırken Meryem taşıyan ağabeylere bakıp bakıp “komik” diyordu. Bir tanesi atlet giymişti ve Meryem’e göre bu komik oluyor. Yanından bir tanesi geçerken “ Mirise bato”  yani kardeş güzel kokuyor, dedi. Boşnakçada kötü koku için de kelime var da Meryem onu bilmediğinden her şeye mirise diyor.

Evimize geldik gelmesine de bu sefer ustalar ordusuyla tanışacaktık. Bir Arçelik servis geldi ki evlere şenlik:

(davlumbaz)

-o boru öyle mi kalacak?

- yaw, parçası var da, takayım mı?

- e, tak tabi. Orası öyle kalacak değil ya.

-(öfleye püfleye boru koruması kesilir ve tabii uymaz. Sonra da SABİT mutfak dolabına uysun diye tepeden yumrukla vurulur, olmayınca kaderine razı bir daha kesilir)

-ben bu fırını (kocca ankastre fırın) sabitlemicem.

-ŞAKA

-Yok abla, zaten sabitlemiyoz temizlik yapıyomuş hanımlar. (vallah, ben o kadar kafayı yemedim daha)

-e, ben çekip de koca fırın peşinden gelince ne olacak?

- ben bilmem olmuyo vida.

Arçeliğe mail atıla, tekrar servis talep edile, zira ne şekilde bağladı onu bile bilmiyorum.

Su pompası isteyecez, hadi bismillah… Erikli servisi aranır, pompa ve su isteğinde bulunulur. Su gelir ama Pazartesi olduğu için yoğunluk varmış pompa yokmuş. Çok aranan bir şey ya, millet düzenli her hafta pompa alıyo kolay değil. Yarın getirelim dendi, tabii ki gelmedi. Tekrar arayıp iki kişiye su istemediğimi ancak poma lazım olduğunu  bildirdim. Mesudum artık. Kapı çaldı, kapıda sucu elinde… DAMACANA. Pompadan eser yok!

-Abla su istemediniz mi?

-Yok ben pompa istedim.

-Gelmedi bize, ne zaman gelecek bilmiyoz (memlekette su pompası kıtlığı var dikkat edin) Suyu da bırakayım taşıdım o kadar. Bidon önemli değil.

-… (dumur)

Ertesi sabah kapı çalar. Kapıda sucu, elinde POMPA. Abla bizde pompa yok da ben size dışarıdan aldım, beş lira,  ister misin? :))))

Superonline yaklaşık 10 defa arandıktan ve bir hafta geçtikten sonra nakil yapabildi evimize…

İki usta bizi ekti bi güzel.

Ama iyiyiz. Hayattayız, elhamdülillah..

 

 

Sirimavo Bandaranaike ***

Bu zorlu yolda ayağına sık sık dikenler batacak…

 

Ayağına dolanıp, seni yere serip, son derece geri zekalı hissetirecek zeka gelişitirici zımbırtılar olacak

 

 

Üzerinde çizgi film kahramanları da olsa gözüne pek sevimli gözükmeyecek bulaşıklar da olacak

 

 

Masa hariç, her yerde kaşıklar olacak

 

Bu zorlu yolda cesetlerle bile karşılaşabilirsin. Ama ne olursa olsun sakin kalmalısın…

 

 

Silahın mutlaka olmalı..

 

Yoksa o kahramanca kurtarışları nasıl yapacaksın?

 

Bu yolda sana yardımcı olması için paha biçilemez hediyelerin olacak. Altın takılar…

 

ve yürekten mektuplar… en güzel yazılarla yazılmış…

 

E, daha ne olsun :)

 

 

***Ablamla ben küçükken çok sık anneme seslendiğimizde, adımı Sirimavo Bandaranaike olarak değiştireceğim, adımı söyleyebilene bakacağım derdi :)

Biri ile Hepsi

  • *Biri habire kolunu kaşıdıktan sonra kafasını kaşıyor. Sonra da burnundan verdiği derin nefesle yazmaya devam ediyor.
  • Biri mutlu mesut erken bitirmenin ve herkese hava atmanın gururuyla dışarı çıkıyor
  • Biri suyunu dünyanın en lezzetli içeceğiymiş gibi, her yudumun tadına vara vara içiyor.
  • Birinin kolunda kendi isminin dövmesi var. Herhalde günün birinde hafızasını yitireceğinden korkuyor.
  • Biri saçını cool topladığına inanıyor.
  • Biri sürekli tavana bakarak kendi kendine konuşuyor.
  • Biri hap bile içti
  • Biri kaç dakika kaldığını hatırlattıktan hemen sonra muhakkak kaç dakika kaldığını soruyor
  • Biri sırası iki beden küçükmüş gibi oturuyor.
  • Biri her okuduğu cümlenin altını çiziyor. (ne işe yarayacaksa)
  • Biri durmadan ayağını sallıyor.
  • Hepsi başaracağına inanıyor.
  • Hepsi bu yaz tatilde olacağını düşünüyor
  • Hepsi mucizelere inanıyor.
  • Eee, umut fakirin ekmeği.

biri de yazın balkonda kahve keyfi hayal ediyor…

Küsmedim. Bilesin. Darılmadım da. Sadece öyle, boşlukta, bakakaldım. Ayağımın altındaki zemin yok oldu. O kadar. Ben küsemem. Bağrımda dargınlıkla dolaşamam. Onun yerine oraya ince iplere asılmış aynalar olur. Ben kıpırdadıkça birbirine çarpar durur. Yakala yakalayabilirsen. Küsmedim, valla. Ne yaptım bilmiyorum. Kalakaldım. Evet, en güzel tarif bu olsa gerek.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.