Son Yazılar »

Sirimavo Bandaranaike ***

Bu zorlu yolda ayağına sık sık dikenler batacak…

 

Ayağına dolanıp, seni yere serip, son derece geri zekalı hissetirecek zeka gelişitirici zımbırtılar olacak

 

 

Üzerinde çizgi film kahramanları da olsa gözüne pek sevimli gözükmeyecek bulaşıklar da olacak

 

 

Masa hariç, her yerde kaşıklar olacak

 

Bu zorlu yolda cesetlerle bile karşılaşabilirsin. Ama ne olursa olsun sakin kalmalısın…

 

 

Silahın mutlaka olmalı..

 

Yoksa o kahramanca kurtarışları nasıl yapacaksın?

 

Bu yolda sana yardımcı olması için paha biçilemez hediyelerin olacak. Altın takılar…

 

ve yürekten mektuplar… en güzel yazılarla yazılmış…

 

E, daha ne olsun :)

 

 

***Ablamla ben küçükken çok sık anneme seslendiğimizde, adımı Sirimavo Bandaranaike olarak değiştireceğim, adımı söyleyebilene bakacağım derdi :)

Biri ile Hepsi

  • *Biri habire kolunu kaşıdıktan sonra kafasını kaşıyor. Sonra da burnundan verdiği derin nefesle yazmaya devam ediyor.
  • Biri mutlu mesut erken bitirmenin ve herkese hava atmanın gururuyla dışarı çıkıyor
  • Biri suyunu dünyanın en lezzetli içeceğiymiş gibi, her yudumun tadına vara vara içiyor.
  • Birinin kolunda kendi isminin dövmesi var. Herhalde günün birinde hafızasını yitireceğinden korkuyor.
  • Biri saçını cool topladığına inanıyor.
  • Biri sürekli tavana bakarak kendi kendine konuşuyor.
  • Biri hap bile içti
  • Biri kaç dakika kaldığını hatırlattıktan hemen sonra muhakkak kaç dakika kaldığını soruyor
  • Biri sırası iki beden küçükmüş gibi oturuyor.
  • Biri her okuduğu cümlenin altını çiziyor. (ne işe yarayacaksa)
  • Biri durmadan ayağını sallıyor.
  • Hepsi başaracağına inanıyor.
  • Hepsi bu yaz tatilde olacağını düşünüyor
  • Hepsi mucizelere inanıyor.
  • Eee, umut fakirin ekmeği.

biri de yazın balkonda kahve keyfi hayal ediyor…

Küsmedim. Bilesin. Darılmadım da. Sadece öyle, boşlukta, bakakaldım. Ayağımın altındaki zemin yok oldu. O kadar. Ben küsemem. Bağrımda dargınlıkla dolaşamam. Onun yerine oraya ince iplere asılmış aynalar olur. Ben kıpırdadıkça birbirine çarpar durur. Yakala yakalayabilirsen. Küsmedim, valla. Ne yaptım bilmiyorum. Kalakaldım. Evet, en güzel tarif bu olsa gerek.

Millet (tabii ki kadın milletini kastediyorum) sıkıldıkça saçını değiştirir. Bense, kuaföre gitmekten nefret ettiğimden olsa gerek, habire blogun temasını değiştiriyorum. Ancak bu fonda gördüğünüz turkuaza vurulmuş vaziyetteyim. Varsın biraz dursun. İşler yoğun demeyeceğim, goes without saying tabii. Az kaldı çok şükür senenin bitmesine. Yolculuk an itibariyle 25 gün sonra. Defne’cim sağ olsun kapısına takvim astı her gün büyük bir keyifle çarpı atıyor günlere. Sabahları neşeyle uyanıyorsa bundandır. Ben her zamanki gibi ikilemdeyim. Gideceğiz de nasıl duracağız bakalım. Ufaklık tatlı falan ama annemin disiplin standartlarına göre değil kesinlikle. Bakalım annem bir yıl içinde törpülemiş midir kendini (ölme Jasmina’m, ölme :) ). Önümüzdedir göreceğiz.

Bu temizlik kapsamında linkler elden geçirildi, artık hepsi ayrı pencerede açılıyor. Öyle bakmayın, bu muydu demeyin, buna vakit bulup yapmak zor. Bir de fotoğrafları daha geniş sergilemek için açtığım yeni sayfa da artık var lightismypaint.wordpress.com. Resim çizemem ve hep üzülürüm nedense ama işte kolayı da var. Işıkla boyarsın olur biter. Son dönemlerde katıldığım dersler, geziler sonucu çok fotoğraf birikti, e onları da bir yere koymak lazım. Gösterip, şu zalim nefsi de tatmin etmek lazım.

Son dönemde yaptığım işler uğruna çok fazla fedakârlık yapılmak zorunda kalındı ailemizde. Ben kurslara gidebileyim, kendim için bir şeyler yapabileyim diye ailenin bütün fertleri seferber oldu. Biraz bu işlere fren yapıp dengeleri kurma zamanı geldi. Her yaz döneminde olduğu gibi çoluk çocuğa ağırlık vermek lazım. Zaten memleketti, tatildi derken mecburen oluyor. Onun dışında ancak şartları zorlamadan yapılacaklara müsaade var artık kendime. (ne dedim ben yaw:). Yani kendimi de yormadan, kimsenin vaktinden de çalmadan ne oluyorsa o olacak. Yoksa anlık keyfinden başka fazlasıyla zararı var vicdanıma. Kitap okumayı özledim, sakin oturmayı, sürekli ekrana bakmamayı, format, kısayol, klasör, MB, level, layer düşünmeden, mekanik (elektronik değil) şeylerle dolu günler özledim. Akşam eve gidince elişi torbalarımı karışıtırasım, dantel öresim, kızımın oyuncaklarına kıyafet dikesim var. Hepsini yapamasam da niyetleneyim.. Olur belki.

I am your expression

Onu ilk gördüğümde tedirgin oldum. Siması tanıdık  gelse de hayatımda yeniydi. Tekrar baştan tanışmak, neyi sevdiğimizi neyi sevmediğimizi, zevklerimizi, ilgi alanlarımızı, kapasitemizi, yeteneklerimizi baştan gözden geçirmemiz gerekecekti.

Yenilikleri sevmem ben. Sil baştan durumları hele hiç. Ben ne kadar soğuk durduysam ona karşı o da o kadar uzaktı. Ya eskiden keyif aldığım şeyler hiç eskisi gibi olmazsa? Ya daha iyi olsun diye attığımız bu adım şimdiye kadar bütün güzel olan şeyleri bozarsa, daha da kötü olursa herşey? Ne kadar çok soru vardı kafamda.. Bir buçuk saat sürdü suskunluğumuz. Daha fazla baskıya dayanamayarak onu odada yalnız bıraktım. Arkama bakmadan uyumaya gittim.

Sabah uyanıp da odaya girdiğimde hala aynı yerdeydi. Aynı bakış, aynı eda. İnatçı, benim gibi…

Pilini takıp hodri meydan dedim. İlk fotoğraf buraya konmayacak kadar değersiz. Camdan ne gözüküyorsa o. Ama çok daha güzelleri gelecek. Biz en iyi arkadaş olduk bile. Hoş geldin D5100.. :)

Sene sonuna doğru takip ettiğim sayfalarda genelde geçtiğimiz yılın muhasebesi, okudukları kitapların, seyrettikleri filmlerin özetleri, kahramanları vardı. Hepsine bakarken hep niyetlendim. Ben de yıllık özet yazacaktım, döktürecektim. Şimdi de düşündüğüm zaman kafamdaki hengâmeyi ayıklamam mümkün değil gibi duruyor. İki çocukla her sabah işe gittik, yoğun geçti, akşam toparlanıp eve geldik, çoluk çocuk yatınca biraz kendimize zaman ayırmaya gayret ettik. Ve bu sene boyunca kocaman tek bir gün olarak devam etti sanki. Bu arada birinci sınıfı hayırlısıyla bitirip ikinci sınıfa başladık. Evet, başladık çünkü çocuklarla beraber mecburen biz de o sınıfları bir daha okuyoruz. Küçük kızımız iki yaşına yaklaştı, büyüğü dokuza girdi. Okulda bir sene daha başladı, öğrencilerimiz belli oldu, düzenimiz çoktan oturdu bile. Başka bir şey aklıma gelmiyor. Tek sebebi var aslında: yeni yıl daha gelmeden, evden de teşvikle bir kursa başladım. Liseden beri fotoğraf çekiyordum güya ama hep kulaktan dolma bilgilerle, hep kendi kendime kitaplardan bakarak denediğim şeylerdi. Fotoğrafçılık kursu denince bana çok gereksiz geliyordu ve orada olabilecek ortamdan da tedirgin oluyordum açıkçası (havalı, yanına yaklaşılamaz ustalar, anlamadığım terimler, çalışmak istemediğim konular, kendim gibi olamadığım ortamlar vs). Sonra Gezgin dergisinin organize ettiği bu kursu gördüm ve başlamaya karar verdim. En azından bilen birini görecek, ucundan bir şeyler öğrenecek ve evden çıkmış olacaktım. Hiç olmasa şu upuzun rutinin monotonluğuna bir ara verip farklı bir şey yapacaktım.

Gezgin dergisi bu ay 59 sayısını çıkardı. Neredeyse başladığı günden beri, bazen yakından bazen uzaktan, takip ettik yazılarını. Bu dergiyi tercih ederken birkaç şey özellikle çok önemliydi benim için. Piyasada bulunan diğer seyahat ve fotoğrafçılık üzerine hazırlanan dergilerde beni rahatsız eden iki önemli şey vardı. Birincisi, nasıl oluyorsa, bir şekilde, doğa yazılarında evrime gelinmesi ve doğa ana muhabbeti yapılmasıydı. İkincisi de Türkiye’yi tanıtmaya niyetlense bile hep belli bir taraftan, zedeleyebilecek ve olumsuz etki yaratabilecek şekilde tanıtıyor olmasıydı. Ayrıca herkesin gidip tadına varabileceği yerler değil de genelde çok uçlarda, ulaşılması zor ve uzak yerler tanıtılıyordu. Hiç de sayfalarını açıp, şuraya biz de bir gidelim, diyebileceğim yazılar olmuyordu. Hep ulaşılamaz yerleri de okumak istemedim bir yerden sonra. Gezgin dergisindeki Türkiye yazıları taraflı ve mesaj içerikli değil. Evrim teorisi hiç yok ve doğa ana yok. Ama harika bir doğa, olağanüstü fotoğraflar ve Türkiye ve dünyadaki hem egzotik yada uzak, hem de kolayca gidip görülebilecek yerler de var. Her yazı ufak birer turistik rehber mahiyetinde ve gitmeye karar verirseniz baz alınabilir, sorabileceğiniz çoğu soruya cevap verebilir.

Verdikleri kurs beklentilerimi kısa sürede aştı. Ortam, hocalarımız, sınıfın genel olarak havası.. hiçbiri korktuğum gibi değildi. Hele de üçüncü hafta bir gezi yaptık ki benim için hala mutluluk kaynağıdır. Belgrat ormanında Ayvad bendine gittik ve orada harika bir gün geçirdik. Döndükten sonra hocalarımız bu geziyle ilgili bir yazı yazmamı rica ettiler. O kadar dolu bir gündü ki yazarken sıraya koyup tasnif edene kadar çok zorlandım. Yazı derginin ocak ayı sayısında yayınlandı ve dosyada benim için kocaman bir sürpriz de vardı. Çektiğim bir resim de dâhil edilmiş. Sene nasıl başlarsa öyle gider lafı doğruysa o zaman bu yılki ve sonraki zamanlar için de rizoluşınım şudur: ben büyüyünce gezgin olcam :)

Yazı şurada Ayvad Bendi Yazısı

resimlerin devamı için TIK

Kitap kurdu

Dün akşam uzun zamandır unuttuğum neşeli bir duyguyu yeniden hatırladım büyük kızım sayesinde. Bir kitabı heyecanla, her an, her dakika yanında taşıyarak, her bir sayfasını içini kaplayan bir neşeyle açmak nasıl bir şeydi unutmuşum. Çok küçük yaşta okuma yazma öğrendiğim ve çocukluğumuzda televizyon bu kadar revaçta olmadığı için evde durduğumuz zamanlarda en büyük eğlencemiz kitaplardı. Her bir hikâyede ayrı pencere, her bir sayfada ayrı macera varsa hele keyfimizde diyecek yoktu. Kütüphaneden haftada iki kitap ödünç alma limitini çok sık aşardım ve kütüphaneci gerçekten okuyup okumadığıma bakmak için anlattırırdı okuduklarımı. Kısa süre sonra genel kütüphanede duran kitaplardan değil de kütüphaneci teyzenin arkasındaki, sadece onun ulaşabildiği raflardan daha kalın kitaplar ödünç alır olmuştum. Şimdi düşününce, sonraki yıllarda hem ödev telaşıyla hem de yaşımızın ilerleyip hayal gücümüz pek nasırlaştığından, daha çok görev olarak kitap okuduğumu fark ettim. Son birkaç yıldır tekrar o neşeyi arada yakaladığım kitaplar oldu ama eskisi kadar değil maalesef.

Yatmadan önce kitap okumak için izin koparmaya çalışırken kuzunun birden gözleri doldu. Anne, çok endişe ediyorum, ya üçüncü kitaptan sonrası yoksa? Ya bu sonuncu kitapsa?, dedi. O kadar sevmiş ki kitapları okumaya kıyamıyor ama okumadan da duramıyor. Derste çıkarıp okuyasım geliyor, diyor hatta. Okuduğu seri Melek Çe’nin Sınıf Öyküleri. Sürükleyici ve okulda geçen bir hikaye olduğundan herhalde hem empati kurması hem de aynı çılgınlıkları kendi yaparken hayal etmesi kolay oluyor. Neyse ki altı tane kitap var ve bunun dışında ilgisini çekebilecek başka kitapları da var Melek Çe’nin.

Bunların dışında da övgüsünü çok duyduğum ve en son da Aslı’nın methettiği Tarık Dursun’dan Güzel Uykular Alara kitabını aldım. Gerçekten de anlatıldığı kadar var. Tekerlemeler ve genel olarak dili güzel, kısa-sıkmayan hikâyelerle dolu, keyifli bir kitap. Okuma şekline bakacağız. Belki nostalji yapar her akşam beraber biraz bakarız ama bana öyle geliyor ki kitap kurdu kızımdan pek de buna fırsat kalmayacak.

Bu da bu haftanın KARI

http://en.blog.wordpress.com/2011/12/01/its-getting-cold-in-here/

beni bıraksalar sene boyu yağdırırım ben bunu burda :) )

Kısa Hafta sonunun Kârı

İki haftadır çok keyifli cumartesilerim oluyor. Hava atmak gibi olmasın (elemterefiş… :) ) ama çok güzel geçiyor. Önce, sabahtan fotoğrafçılık dersimiz var ki her hafta daha da iyi hale geliyor. İlk hafta biraz düşünceli çıkmıştım dersten. Hatta öğretmen tarafım hep söylendi durdu ama ikinci hafta bunu fazlasıyla telafi etti. İlk hafta yapılan dersin de en büyük dezavantajı da genel giriş dersi olmasıydı. Dolayısıyla çek geniş tutuldu ve pek belirgin bir akışı yoktu. Anlatanlar kötü anlatmadı ama çok dallanıp budaklandı gibime gelmişti. İkinci hafta çok güzel toparlanmış, konusu oldukça keskin ve hareketli bir ders vardı. Uzun zamandır ilk defa bir dersin başında bir de ancak sonunda saate baktım. Arada aklıma bile gelmedi. Ordan çıkıp bir de bir mistik çayın kaç yıl hatırı vardır diye bakmaya gittim. Mistik çay olmasa da bu sefer derin sohbetler eşliğinde nescafe vardı. Ortam entel dantel tabii, ben biraz eğreti duruyorum öyle yerlerde ama olsun. Bazı çarkları döndürmeye, ağzımı sulandırmaya yetiyor bu durumlar. Uzak gibi gözükse de öyle ortamlara ilerde de daha çok dâhil olma hevesim var ki sormayın. Bakalım, çocuklar bir büyüsün hele… çıkışta karşıma çok güzel görüntüler çıktı.. yürüdüm.. taa Süleymaniye’den Beyazıt’a, oradan Laleli yokuşundan Aksaray’a. Bir zamanlar üniversitedeyken yürüdüğüm yollardı bunlar. Hep de tedirgin oluyorum dışarıda. Ne kadar steril bir ortamda yaşadığımı düşünüyorum bir yandan. Arkamda biri şarkı söylüyor, tedirginim resmen. Çantamı önüme alıp duruyorum, hep kulaklarım teyakkuzda. Hayatım hep ev-iş arası olunca ve hep servislerde geçince unutuyorum otobüslerin kalabalığını, hızını, sesini. Zindanda geçen bir hayatım yok tabii ki. Her günüm ayrı değişik, her biri güzel geçmese de. Fakat, haftada bir defa da olsa (ki bu miktar şu anda çocukları eşime devredip, bütün gün onu bu işlerle meşgul ederken vicdanımın dayanabildiği tam karar azap miktarıdır) insanın kendi için bir şeyler yapması harbiden mühim. Hele de sabah evden dokuzda çıkıp anca yedide geliyorsam ama ona rağmen neşeli veletler, gülen bir yüz bir de, tadından yenmez fırında türlü bekliyorsa e daha ne olsun:)

Takip ettiğim birkaç yabancı blog var. Bakıyorum da birinin iki yaş arayla iki çocuğu var, ötekinin dört mü, beş mi sayamadım, bir başkasının hepsi birbirinin kulağında dört tane var ve öyle olumlu yazılar yazıyorlar ki dokunuyo valla. Bunlar bizi kekliyo diyorum. Kesin bu neşeli yazıları yazıp sonra da gidip iki saat ağlıyorlardır. Her postun sonunda, tabii biz de zorlanıyoruz, her şeyin yolunda gitmediği günler de var ama.. gibi cümlelerle de insanı uyuz etmeyi ihmal etmiyorlar.

Kendime bakıp düşünüyorum bazen acaba bu coğrafyada arabeskten başka bir ruh hali olabilir mi? Şu dokuz günde canım çıktı resmen. Çok mu iş yaptım? HAYIR, tabii ki ama çocuklar, ev, yemek (ne çok yemek yiyormuşuz btw), işleri yapamadım ama yıkılmadım ayaktayım, quality time oldu tesellileri ve vicdan azabı arasında bittim valla. Şimdi new year değil bayram geçti zaten ama benim acilen bir resolutiona ihtiyacım var. Yahu kardeşim, dokuz gün tatil yapmışsın, gezmişsin iyi kötü, bebelerle vakit geçirmişsin, büyük kızınla saç modelleri bile yapmışsın, bizu ve shnooks oynamışsın, ufaklıkla sabahın köründe küplerden kuleler yapıp onları yıkarken kahkaha atmışsın, ahbaplarla dolaşmışsın, kitaplı kahve gibi bir yerin de olabileceğini görmüşsün, kocan, git fotoğraf kursuna yazıl, haftada bir rahatla, demiş ve bütün bunlar dokuz güne sığmışsa daha ne olsun? İyi tarafı bu kadar çokken ben nasıl oluyor da hep o vicdan tarafına takılıp kalıyorum cidden anlamıyorum. Gençkene, (sene 1945 harp yeni bitmiş :) ) annem ev işi yaparken hep çile anne modunda olurdu, hep ben bütün işleri yapıyorum, bu evin hizmetçisi benim zaten, kimse yardım etmez, ben ölecem elimde süpürgeyle, falan diye sayardı. Hem işini zehir eder hem de bize hayatımızı tabii. Ara ara (bunu deme küstahlığını gösterdiğime bakmayın- gayet sıklıkla) aynı modda oluyorum. Yeni sloganım: anneme dönüşmemem lazım. Hoş, her genç kızın hayalidir ama ömür boyu pek kavuşulabilinecek bir huzur değil sanki. Rezoluşın diyorduk di mi: pozitif olceksin kardeşim, o kadar :) ))

Anlamsız ve kopuk gelebilir, olabilir.. ne de olsa saat 01:09 ve uzun bir gündü. Tabii ben de zorlanıyorum arada ama bir gülümseme, küçük bir başarı yorgunluklarımı atmama yetiyor. (iç ses: yeme beni :) )))

Bajrambaraćula- aslında Bajram Mubarek Ola’nın konuşma dilinde hızlı söylenirken bozulmuş ve halk arasında bayramı kutlama ifadesi olarak kalmış.. (bayrambaraçula diye okunduğu az buçuk anlaşılıyordur zaten )

Laku noć

WordPress.com'dan blog alın. | Tema Motion, volcanic tarafından yapılmıştır.
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.