Latest Entries »

Muşmulaya Güzelleme

 

Bizim evin önündeki kıvırcık söğüdü arkana alıp da rahmetli halamın evine döndüğünde muşmulayı görürsün. Sarı badanalı evin üst köşesinde, sebze tarhında çalışan anneni görünmez hale getiren yuvarlak, sık yapraklarıyla, eğri gövdesiyle ordadır. Köşenin bekçisidir. Gül ailesinden olmanın verdiği asaletle dalları tırmanmaya uygun değildir ama hemen hemen bütün dalları meyvelerini rahatlıkla toplayacak kadar yakındır yere. Kasım ayının başlarında, ilk kırağı düşer düşmez, toptan alınan sıvı yağından kalan karton kutuya muşmulaları toplarsın.

“Aman, evladım, hepsini toplayın, afiyet olsun. Bizimkiler yüzüne bile bakmaz,” diyen halanın teşvikiyle bir tane bile ziyan olmadan muşmulalar kutuya konur. Kilerde duran dolabın üstüne kutu yerleşir. İlk birkaç gün sık aralıklarla olmuş mudur diye habire sorarsın. ‘Ooo daha çok bekleyecez’ lafı da zaman kavramı pek oturmamış zihnine sonsuzluk gibi gelir.

Derken, dışarıda kar atıştırırken ve soğuk hamsin rüzgarı kemiklere işlediğinden dışarıda oynamak imkansız olduğundan camdan dışarı öylesine dalmışken kutu salonun orta yerine getirilir. Tecrübeli baba makine yağından hafif kararmış ve hep kendine has bir kokusu olan elleriyle teker teker muşmulaları yoklar. Yumuşak olanlar ayıklanır, bir merasim huşusu içinde yenir. İçi kahverengi, kocaman çekirdekli meyveleri, “bak, burasından ısır, sonra da hüüüp diye çek,” tarifine harfiyen uyarak keyiflenilir.

Olmamış muşmulaları kutuyla yine kilere koyarlar. Yine sık sık sorar, sonra unutursun. Bir dahaki sürpriz ziyarete kadar. Dışarıda kar atıştırıp rüzgar seni eve hapsedene kadar.

 

Image

 

Var, deyip bitirirmişim yazıyı :). Açıkçası ben olduğuna inanmıyordum. İnternetli telefonum olmadan önce bilgisayarı açar açmaz ilk işim önce facebook sayfasına girmek olurdu. Evvelki gece, ben nihayet kıyıp da sayfadan çıktıktan sonra kimler ne derin sözler sarfetmiş, nerelere gitmiş, ne seyretmiş, ne dinlemiş, statüsünü kimler “ilişkisi var” veya “yok” tan değiştirmiş vs. Sonracığıma, kimler nişana gitmiş de geleceğin geliniyle fotoğraf çektirmiş, kimler arkadaşlarla çılgınlar gibi eğlenmiş, kimlerin hayatı accaip zorluklarla geçmiş de, arkadan vurulmakla, hainlerle alakalı derin sözler iletip günümüz Konfüçyusu olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Bunlar hepsi çok önemli, insanın gününe renk katan, moral veren, bak, neler var şu hayatta, dedirtip şükrettiren mevzular.

Bir arkadaş facebook’u buzdolabına benzetmişti. Aç olsan da olmasan da açarsın, şöyle bir bakıp kapatırsın. Kapatabiliyorsan. Ben kapatamadığıma karar verip artık hesabı dondurmaya karar verdim. Dondurma kararım da sadece facebook silme opsiyonu sunmadığından. Çok zor oldu, ne yalan söyleyeyim. Telefonu her elime aldığımda otomatik olarak önce bi feyse bakayım, sonra işlere başlarım diyen ben, şimdi hiç ellemeyecektim. Neyle dolacak onca vakit? Neyle geçecek dakikalar? Ne zormuş, ya rabbi.

İlk birkaç gün çok bocaladım. Sonra eskiden yaptığım ama artık vakit bulamıyorum deyip bıraktığım işlere baktım. Tezhip defterim olduğu gibi duruyor üç yıldır; elden geçecek fotoğraflar fazlasıyla birikti. Ayıklanacak, düzenlenecek, sahiplerine ulaştırılacak bir sürü resim. Okunacak, öylece bekleyen en az 10 kitap. Örülecek örgüler, bitirilecek kanaviçeler.

Yeni uğraş olarak yıllardır, anlıyorum ama konuşamıyorum, dediğim İspanyolcaya başlamak oldu. Kütüphaneden kitaplar buldum, yavaş yavaş çalışıyorum. Hem yeni dil öğrenirken öğrencilerimi daha iyi anlıyorum. Yeni kelime öğrenmek, yeni yapıları kavramak ne kadar zormuş unutmuşum. Benim İspanyolcam hep dineleme ve okumaya dayalı olduğu için onları kolay anlıyorum, etimolojik olarak kelime köklerinden rahat anlaşılıyor ama gel de bir cümle kur, karın çatlatıyor vallahi.

Velhasıl, bayağı uzadı yazı; facebooktan sonra hayat var. Hem de çok daha üretken ve çok daha keyifli ve sakin. Gereksiz bilgiler, detaylar aklımı meşgul etmiyorken okuduğumu da daha rahat anladığımı fark ettim. Kafamı daha rahat topluyorum ve hep boş bir şeyler uğruna takla atmak zorunda olmadığımı hissediyorum.

Tek kafama takılan arkadaşlarla irtibat oldu ama yakın olduklarımla zaten mail ve telefon yoluyla görüşüyoruz. Diğerlerinde telefonum veya mail adresim yoksa demek ki görüşmemiz de gerekmiyor.

Hala alkolik gibi gün saydığımı fark ediyorum. Arada bir zorlanıyorum ama uzak durmak da iyi geliyor. Tavsiye olunur.

not: resim yazıyla gayet alakasız.. mevsimle alakası var  :) favorim olur kendisi :) let it snow, let it snow, let it snow!

Home Sweet Home


 

Sevgili Okur,

:) pek bir havalı oluyormuş böyle yazınca.  Biz şimdi taşındık ya, onu yazacaktım da bir daha yaşamak istemiyorum, kimseyi de sıkmak istemiyorum. Ama öyle diyaloglar ve maceralar oldu ki mahrem bırakmak olmaz.

Bu yaz kadar hareketli bir yazım uzun zamandır olmamıştı. Mesai bitiminin ertesi günü memlekete uçup orda 35 gün evlat şapkası taktıktan sonra ( apayrı bir maceradır kendileri yazarım belki bir ara) ıstanbul’a gelinip neredeyse ertesi günü kolileme ve toparlanma faslı başladı. Geldikten altı gün sonra evimizdeydik. Tam 50 koli ve sayısız poşet ile hurç beni bekliyordu:)

Daha ev taşınırken Meryem taşıyan ağabeylere bakıp bakıp “komik” diyordu. Bir tanesi atlet giymişti ve Meryem’e göre bu komik oluyor. Yanından bir tanesi geçerken “ Mirise bato”  yani kardeş güzel kokuyor, dedi. Boşnakçada kötü koku için de kelime var da Meryem onu bilmediğinden her şeye mirise diyor.

Evimize geldik gelmesine de bu sefer ustalar ordusuyla tanışacaktık. Bir Arçelik servis geldi ki evlere şenlik:

(davlumbaz)

-o boru öyle mi kalacak?

- yaw, parçası var da, takayım mı?

- e, tak tabi. Orası öyle kalacak değil ya.

-(öfleye püfleye boru koruması kesilir ve tabii uymaz. Sonra da SABİT mutfak dolabına uysun diye tepeden yumrukla vurulur, olmayınca kaderine razı bir daha kesilir)

-ben bu fırını (kocca ankastre fırın) sabitlemicem.

-ŞAKA

-Yok abla, zaten sabitlemiyoz temizlik yapıyomuş hanımlar. (vallah, ben o kadar kafayı yemedim daha)

-e, ben çekip de koca fırın peşinden gelince ne olacak?

- ben bilmem olmuyo vida.

Arçeliğe mail atıla, tekrar servis talep edile, zira ne şekilde bağladı onu bile bilmiyorum.

Su pompası isteyecez, hadi bismillah… Erikli servisi aranır, pompa ve su isteğinde bulunulur. Su gelir ama Pazartesi olduğu için yoğunluk varmış pompa yokmuş. Çok aranan bir şey ya, millet düzenli her hafta pompa alıyo kolay değil. Yarın getirelim dendi, tabii ki gelmedi. Tekrar arayıp iki kişiye su istemediğimi ancak poma lazım olduğunu  bildirdim. Mesudum artık. Kapı çaldı, kapıda sucu elinde… DAMACANA. Pompadan eser yok!

-Abla su istemediniz mi?

-Yok ben pompa istedim.

-Gelmedi bize, ne zaman gelecek bilmiyoz (memlekette su pompası kıtlığı var dikkat edin) Suyu da bırakayım taşıdım o kadar. Bidon önemli değil.

-… (dumur)

Ertesi sabah kapı çalar. Kapıda sucu, elinde POMPA. Abla bizde pompa yok da ben size dışarıdan aldım, beş lira,  ister misin? :))))

Superonline yaklaşık 10 defa arandıktan ve bir hafta geçtikten sonra nakil yapabildi evimize…

İki usta bizi ekti bi güzel.

Ama iyiyiz. Hayattayız, elhamdülillah..

 

 

Sirimavo Bandaranaike ***

Bu zorlu yolda ayağına sık sık dikenler batacak…

 

Ayağına dolanıp, seni yere serip, son derece geri zekalı hissetirecek zeka gelişitirici zımbırtılar olacak

 

 

Üzerinde çizgi film kahramanları da olsa gözüne pek sevimli gözükmeyecek bulaşıklar da olacak

 

 

Masa hariç, her yerde kaşıklar olacak

 

Bu zorlu yolda cesetlerle bile karşılaşabilirsin. Ama ne olursa olsun sakin kalmalısın…

 

 

Silahın mutlaka olmalı..

 

Yoksa o kahramanca kurtarışları nasıl yapacaksın?

 

Bu yolda sana yardımcı olması için paha biçilemez hediyelerin olacak. Altın takılar…

 

ve yürekten mektuplar… en güzel yazılarla yazılmış…

 

E, daha ne olsun :)

 

 

***Ablamla ben küçükken çok sık anneme seslendiğimizde, adımı Sirimavo Bandaranaike olarak değiştireceğim, adımı söyleyebilene bakacağım derdi :)

Biri ile Hepsi

  • *Biri habire kolunu kaşıdıktan sonra kafasını kaşıyor. Sonra da burnundan verdiği derin nefesle yazmaya devam ediyor.
  • Biri mutlu mesut erken bitirmenin ve herkese hava atmanın gururuyla dışarı çıkıyor
  • Biri suyunu dünyanın en lezzetli içeceğiymiş gibi, her yudumun tadına vara vara içiyor.
  • Birinin kolunda kendi isminin dövmesi var. Herhalde günün birinde hafızasını yitireceğinden korkuyor.
  • Biri saçını cool topladığına inanıyor.
  • Biri sürekli tavana bakarak kendi kendine konuşuyor.
  • Biri hap bile içti
  • Biri kaç dakika kaldığını hatırlattıktan hemen sonra muhakkak kaç dakika kaldığını soruyor
  • Biri sırası iki beden küçükmüş gibi oturuyor.
  • Biri her okuduğu cümlenin altını çiziyor. (ne işe yarayacaksa)
  • Biri durmadan ayağını sallıyor.
  • Hepsi başaracağına inanıyor.
  • Hepsi bu yaz tatilde olacağını düşünüyor
  • Hepsi mucizelere inanıyor.
  • Eee, umut fakirin ekmeği.

biri de yazın balkonda kahve keyfi hayal ediyor…

Küsmedim. Bilesin. Darılmadım da. Sadece öyle, boşlukta, bakakaldım. Ayağımın altındaki zemin yok oldu. O kadar. Ben küsemem. Bağrımda dargınlıkla dolaşamam. Onun yerine oraya ince iplere asılmış aynalar olur. Ben kıpırdadıkça birbirine çarpar durur. Yakala yakalayabilirsen. Küsmedim, valla. Ne yaptım bilmiyorum. Kalakaldım. Evet, en güzel tarif bu olsa gerek.

Millet (tabii ki kadın milletini kastediyorum) sıkıldıkça saçını değiştirir. Bense, kuaföre gitmekten nefret ettiğimden olsa gerek, habire blogun temasını değiştiriyorum. Ancak bu fonda gördüğünüz turkuaza vurulmuş vaziyetteyim. Varsın biraz dursun. İşler yoğun demeyeceğim, goes without saying tabii. Az kaldı çok şükür senenin bitmesine. Yolculuk an itibariyle 25 gün sonra. Defne’cim sağ olsun kapısına takvim astı her gün büyük bir keyifle çarpı atıyor günlere. Sabahları neşeyle uyanıyorsa bundandır. Ben her zamanki gibi ikilemdeyim. Gideceğiz de nasıl duracağız bakalım. Ufaklık tatlı falan ama annemin disiplin standartlarına göre değil kesinlikle. Bakalım annem bir yıl içinde törpülemiş midir kendini (ölme Jasmina’m, ölme :)). Önümüzdedir göreceğiz.

Bu temizlik kapsamında linkler elden geçirildi, artık hepsi ayrı pencerede açılıyor. Öyle bakmayın, bu muydu demeyin, buna vakit bulup yapmak zor. Bir de fotoğrafları daha geniş sergilemek için açtığım yeni sayfa da artık var lightismypaint.wordpress.com. Resim çizemem ve hep üzülürüm nedense ama işte kolayı da var. Işıkla boyarsın olur biter. Son dönemlerde katıldığım dersler, geziler sonucu çok fotoğraf birikti, e onları da bir yere koymak lazım. Gösterip, şu zalim nefsi de tatmin etmek lazım.

Son dönemde yaptığım işler uğruna çok fazla fedakârlık yapılmak zorunda kalındı ailemizde. Ben kurslara gidebileyim, kendim için bir şeyler yapabileyim diye ailenin bütün fertleri seferber oldu. Biraz bu işlere fren yapıp dengeleri kurma zamanı geldi. Her yaz döneminde olduğu gibi çoluk çocuğa ağırlık vermek lazım. Zaten memleketti, tatildi derken mecburen oluyor. Onun dışında ancak şartları zorlamadan yapılacaklara müsaade var artık kendime. (ne dedim ben yaw:). Yani kendimi de yormadan, kimsenin vaktinden de çalmadan ne oluyorsa o olacak. Yoksa anlık keyfinden başka fazlasıyla zararı var vicdanıma. Kitap okumayı özledim, sakin oturmayı, sürekli ekrana bakmamayı, format, kısayol, klasör, MB, level, layer düşünmeden, mekanik (elektronik değil) şeylerle dolu günler özledim. Akşam eve gidince elişi torbalarımı karışıtırasım, dantel öresim, kızımın oyuncaklarına kıyafet dikesim var. Hepsini yapamasam da niyetleneyim.. Olur belki.

I am your expression

Onu ilk gördüğümde tedirgin oldum. Siması tanıdık  gelse de hayatımda yeniydi. Tekrar baştan tanışmak, neyi sevdiğimizi neyi sevmediğimizi, zevklerimizi, ilgi alanlarımızı, kapasitemizi, yeteneklerimizi baştan gözden geçirmemiz gerekecekti.

Yenilikleri sevmem ben. Sil baştan durumları hele hiç. Ben ne kadar soğuk durduysam ona karşı o da o kadar uzaktı. Ya eskiden keyif aldığım şeyler hiç eskisi gibi olmazsa? Ya daha iyi olsun diye attığımız bu adım şimdiye kadar bütün güzel olan şeyleri bozarsa, daha da kötü olursa herşey? Ne kadar çok soru vardı kafamda.. Bir buçuk saat sürdü suskunluğumuz. Daha fazla baskıya dayanamayarak onu odada yalnız bıraktım. Arkama bakmadan uyumaya gittim.

Sabah uyanıp da odaya girdiğimde hala aynı yerdeydi. Aynı bakış, aynı eda. İnatçı, benim gibi…

Pilini takıp hodri meydan dedim. İlk fotoğraf buraya konmayacak kadar değersiz. Camdan ne gözüküyorsa o. Ama çok daha güzelleri gelecek. Biz en iyi arkadaş olduk bile. Hoş geldin D5100.. :)

Sene sonuna doğru takip ettiğim sayfalarda genelde geçtiğimiz yılın muhasebesi, okudukları kitapların, seyrettikleri filmlerin özetleri, kahramanları vardı. Hepsine bakarken hep niyetlendim. Ben de yıllık özet yazacaktım, döktürecektim. Şimdi de düşündüğüm zaman kafamdaki hengâmeyi ayıklamam mümkün değil gibi duruyor. İki çocukla her sabah işe gittik, yoğun geçti, akşam toparlanıp eve geldik, çoluk çocuk yatınca biraz kendimize zaman ayırmaya gayret ettik. Ve bu sene boyunca kocaman tek bir gün olarak devam etti sanki. Bu arada birinci sınıfı hayırlısıyla bitirip ikinci sınıfa başladık. Evet, başladık çünkü çocuklarla beraber mecburen biz de o sınıfları bir daha okuyoruz. Küçük kızımız iki yaşına yaklaştı, büyüğü dokuza girdi. Okulda bir sene daha başladı, öğrencilerimiz belli oldu, düzenimiz çoktan oturdu bile. Başka bir şey aklıma gelmiyor. Tek sebebi var aslında: yeni yıl daha gelmeden, evden de teşvikle bir kursa başladım. Liseden beri fotoğraf çekiyordum güya ama hep kulaktan dolma bilgilerle, hep kendi kendime kitaplardan bakarak denediğim şeylerdi. Fotoğrafçılık kursu denince bana çok gereksiz geliyordu ve orada olabilecek ortamdan da tedirgin oluyordum açıkçası (havalı, yanına yaklaşılamaz ustalar, anlamadığım terimler, çalışmak istemediğim konular, kendim gibi olamadığım ortamlar vs). Sonra Gezgin dergisinin organize ettiği bu kursu gördüm ve başlamaya karar verdim. En azından bilen birini görecek, ucundan bir şeyler öğrenecek ve evden çıkmış olacaktım. Hiç olmasa şu upuzun rutinin monotonluğuna bir ara verip farklı bir şey yapacaktım.

Gezgin dergisi bu ay 59 sayısını çıkardı. Neredeyse başladığı günden beri, bazen yakından bazen uzaktan, takip ettik yazılarını. Bu dergiyi tercih ederken birkaç şey özellikle çok önemliydi benim için. Piyasada bulunan diğer seyahat ve fotoğrafçılık üzerine hazırlanan dergilerde beni rahatsız eden iki önemli şey vardı. Birincisi, nasıl oluyorsa, bir şekilde, doğa yazılarında evrime gelinmesi ve doğa ana muhabbeti yapılmasıydı. İkincisi de Türkiye’yi tanıtmaya niyetlense bile hep belli bir taraftan, zedeleyebilecek ve olumsuz etki yaratabilecek şekilde tanıtıyor olmasıydı. Ayrıca herkesin gidip tadına varabileceği yerler değil de genelde çok uçlarda, ulaşılması zor ve uzak yerler tanıtılıyordu. Hiç de sayfalarını açıp, şuraya biz de bir gidelim, diyebileceğim yazılar olmuyordu. Hep ulaşılamaz yerleri de okumak istemedim bir yerden sonra. Gezgin dergisindeki Türkiye yazıları taraflı ve mesaj içerikli değil. Evrim teorisi hiç yok ve doğa ana yok. Ama harika bir doğa, olağanüstü fotoğraflar ve Türkiye ve dünyadaki hem egzotik yada uzak, hem de kolayca gidip görülebilecek yerler de var. Her yazı ufak birer turistik rehber mahiyetinde ve gitmeye karar verirseniz baz alınabilir, sorabileceğiniz çoğu soruya cevap verebilir.

Verdikleri kurs beklentilerimi kısa sürede aştı. Ortam, hocalarımız, sınıfın genel olarak havası.. hiçbiri korktuğum gibi değildi. Hele de üçüncü hafta bir gezi yaptık ki benim için hala mutluluk kaynağıdır. Belgrat ormanında Ayvad bendine gittik ve orada harika bir gün geçirdik. Döndükten sonra hocalarımız bu geziyle ilgili bir yazı yazmamı rica ettiler. O kadar dolu bir gündü ki yazarken sıraya koyup tasnif edene kadar çok zorlandım. Yazı derginin ocak ayı sayısında yayınlandı ve dosyada benim için kocaman bir sürpriz de vardı. Çektiğim bir resim de dâhil edilmiş. Sene nasıl başlarsa öyle gider lafı doğruysa o zaman bu yılki ve sonraki zamanlar için de rizoluşınım şudur: ben büyüyünce gezgin olcam :)

Yazı şurada Ayvad Bendi Yazısı

resimlerin devamı için TIK

Kitap kurdu

Dün akşam uzun zamandır unuttuğum neşeli bir duyguyu yeniden hatırladım büyük kızım sayesinde. Bir kitabı heyecanla, her an, her dakika yanında taşıyarak, her bir sayfasını içini kaplayan bir neşeyle açmak nasıl bir şeydi unutmuşum. Çok küçük yaşta okuma yazma öğrendiğim ve çocukluğumuzda televizyon bu kadar revaçta olmadığı için evde durduğumuz zamanlarda en büyük eğlencemiz kitaplardı. Her bir hikâyede ayrı pencere, her bir sayfada ayrı macera varsa hele keyfimizde diyecek yoktu. Kütüphaneden haftada iki kitap ödünç alma limitini çok sık aşardım ve kütüphaneci gerçekten okuyup okumadığıma bakmak için anlattırırdı okuduklarımı. Kısa süre sonra genel kütüphanede duran kitaplardan değil de kütüphaneci teyzenin arkasındaki, sadece onun ulaşabildiği raflardan daha kalın kitaplar ödünç alır olmuştum. Şimdi düşününce, sonraki yıllarda hem ödev telaşıyla hem de yaşımızın ilerleyip hayal gücümüz pek nasırlaştığından, daha çok görev olarak kitap okuduğumu fark ettim. Son birkaç yıldır tekrar o neşeyi arada yakaladığım kitaplar oldu ama eskisi kadar değil maalesef.

Yatmadan önce kitap okumak için izin koparmaya çalışırken kuzunun birden gözleri doldu. Anne, çok endişe ediyorum, ya üçüncü kitaptan sonrası yoksa? Ya bu sonuncu kitapsa?, dedi. O kadar sevmiş ki kitapları okumaya kıyamıyor ama okumadan da duramıyor. Derste çıkarıp okuyasım geliyor, diyor hatta. Okuduğu seri Melek Çe’nin Sınıf Öyküleri. Sürükleyici ve okulda geçen bir hikaye olduğundan herhalde hem empati kurması hem de aynı çılgınlıkları kendi yaparken hayal etmesi kolay oluyor. Neyse ki altı tane kitap var ve bunun dışında ilgisini çekebilecek başka kitapları da var Melek Çe’nin.

Bunların dışında da övgüsünü çok duyduğum ve en son da Aslı’nın methettiği Tarık Dursun’dan Güzel Uykular Alara kitabını aldım. Gerçekten de anlatıldığı kadar var. Tekerlemeler ve genel olarak dili güzel, kısa-sıkmayan hikâyelerle dolu, keyifli bir kitap. Okuma şekline bakacağız. Belki nostalji yapar her akşam beraber biraz bakarız ama bana öyle geliyor ki kitap kurdu kızımdan pek de buna fırsat kalmayacak.

WordPress.com'dan blog alın. | Tema: volcanic tarafından Motion.
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.