Zamane Gençliği

 

Zamane gençliği diyerek bu yazıyı, metrobüste yer verilmemiş atarlı teyze havasında olmasından korkarak yazıyorum.  Sekiz senedir 18-22 yaş aralığındaki gençlerle muhatap olmak bana göre bir ayrıcalık.  On beş yıldır devam eden öğretmenlik maceramda 5-55 yaş arası muhatap olduğum öğrencilerimin arasında en sevdiğim yaş grubu oldular. Bir yandan da beni en çok korkutan grup da bu öğrenciler.

Küçük yaştaki öğrencilerin yaramazlıkları, öğrenme zorlukları, türlü türlü- altına yapmak dâhil- sorunları olabiliyor ama hepsine bir şekilde adam olacak çocuk gözüyle bakabildiğim için içim rahat oluyordu. Ancak zamane gençliği her geçen gün beni dehşete düşürüyor. Merakları yok. Hiçbir şeye. Hiçbir şeye. Telefonları hariç.

Sınıfta haliyle birtakım kurallarımız oluyor. Mümkün olduğunca az tutmaya çalışıyorum.  Bir, sınıfta kahvaltı etmek yok. Sınıf kokuyor, başka aç insanlar olabiliyor ve ben de açıkçası restoranda şarkı söylüyormuşum gibi hissetmek istemiyorum. İki, telefonu sadece araştırma ve sözlük  için kullanmaya müsaade var. Sosyal medya veya whatsappta yakalayınca telefonlarına el koyuyorum, ders sonuna kadar alamıyorlar. Sözlük için lazım olsa bile idare etmek zorundalar. Daha idealist olduğum yıllarda matbu bir sözlük kullanmalarında ısrar ederdim, ne kadar faydalı olduğunu anlatırken donan ifadelerini gördükçe ne kadar boşa kürek çektiğimi anladım.  Bırakın kitapları, kalem defter getirmeyen öğrenciler sözlük taşıyacak. Daha neler.

Öğrencilerin anlamadığı önemli bir nokta var. Kimse kucağına bakıp gülümsemez, 10-12 saniyeden uzun kelime aramaz. Böylece ne yaptıklarını anlamak çok kolay oluyor. Telefonlarını aldığımda evlatlarından ayırmışım gibi hep masama bakıp duruyorlar, o telefon orda üşür mü, sıkılır mı diye düşünüyorlar herhalde. Bazen öyle geliyor ki beni de yana itekleyip başka bir ekrana geçmek veya başka bir şeye tıklamak ister gibiler.

Yanlış anlaşılmasın, kendi sınıflarım adına rahatlıkla diyebilirim ki sınıfta teknoloji gayet mevcut. Online oyunlarımız, interaktif kitabımız, discovery channel ve ted talks gibi kaliteli videolarımız var. Yarışmalar, oyunlar düzenliyorum ama yine de zorlamazsam, kendim acayip hareketli ve istekli olmazsam öylece oturmaya razı olacak insanlar var karşımda.

haydi-ciftetelliyee-ayse-fatma-hayriyeee-640x490

Şu sekiz, hatta on beş yılda beni zorlayacak soru soran, düşünüp, ‘ peki, bu nasıl olur?’ diyebilen öğrenci sayısı bir elimin parmağını geçmedi. Haftada en az iki kitap bitsin dediğimde küfür işitmiş gibi bakan öğrencilere basit bir hesap yapıyorum. Graded reader dediğimiz kitaplar kısaltılmış ve sadeleştirilmiş. Bir kitap ortalama 45 sayfa, iki sayfadan biri resim- etti 22 sayfa. Kütüphaneden alındığı için önceki okuyanlar kamu malıdır, Allah yarattı demeden her bilmedikleri kelime üzerine Türkçelerini yazdıkları için sözlük derdi de yok. Bir sayfayı okuması hadi iki dakika olsun. Kitap başına 45 dakika harcamaları gerekiyor. Günde 7-8 saatini sosyal medyada harcayan nesle bunu yaptıramıyorum. Ancak rapor yazılacak, artı eksi verilecek dendiğinde işleyen bir sistem var.

Defalarca tavsiye isterler, nasıl ders çalışalım ne yapalım diye. Anlatırım, sebep vererek, hafıza tekniklerini açıklayarak ama onun da tesiri sadece bir, bilemediniz iki ders sürüyor. Sonra yine, yazmadan önce bir düşünün bir plan, ufak liste yapın dendiğinde, ne gerek var deyip akıllarına geldiği gibi yazarlar.

Bütün bunların sebepleri tabi ki eğitim sistemimizde yatıyor ve bu bambaşka bir yazının konusu. Ancak bu nesilde de hiç suç yok diyemiyorum. Sorsanız, hepsi mağdur olduklarının farkındalar ama kendilerini yetiştirmek için veya değiştirmek için ben bir çaba göremiyorum. Özel bir yetenekleri pek olmuyor. Hobi olarak alışveriş yapmak, arkadaşlarımla dolaşmak, ve sinemaya gitmeyi sıralamak hiç kulaklarını tırmalamıyor.

Bütün bunlar beni korkutuyor. Bu çocuklar çocuk yetiştirecek,  okullarda, şirketlerde, hastanelerde görev alacak ve yapa(maya)cakları işlerle iz bırakacaklar zaman düzleminde. Tek umudum aralarında, kırk yılda bir de olsa, gayret eden birilerini olması. Onların da ışığı sönmesin, farklılıkları törpülenmesin, arkadaşları onlara benzesin, kendilerine benzetmesin diye çok dua ediyorum.

Sene-i Devriye

DSC_0309Kısık ışıkların altında, bir yanda ölesiye ergen kızların cızırtısı, bir yanda espresso makinesinin fısıltısı, bir yanda da klavyenin tıkırtısı eşlik ediyordu özsütteki o bıkkın gri öğlenine…

Ayh, biraz daha devam edersem kafayı yerim herhal. İlk geleneksel yılda bir bloga uğrama gününe hoşgeldiniz. Hayır, geçen sene takvimime bugünü kaydetmedim ama beynim esrarengiz, fringevari, bir şekilde kodlamış olacak ki tam bir yıl önce yazdığım yazının üstüne ekliyorum bir şeyler. Üstelik geçen sene sık yazma vaadiyle felan dönmüşüm. Bu sene öyle janjanlı vaatlerim yok. Sadece maceralı bir yılın, daha da maceralı bir gününde iki satır kayıt düşeyim dedim. Bu sene tuhaflıklarla dolu ve anlatmak (dinleyen olmasa da) istediklerim çok. Bir  ‘işte geldim burdayım yazısı’ cânım bulıtlarım olmasa olmaz tabii. geçtiğimiz yılda neler olmuş, neler (belki yazılar için konu başlıkları bile olabilir). Desperate Blogger debelenmesi benimki, aldırmayın, cihazınızın ayarlarıyla oynamayın:

  • Bir eğitim yılı bitirilip yenisine başlandı
  • 4500 km’lik, arabayla memlekete gitme yolculuğu yapıldı, muhteşemdi!!!
  • yeni eğitim yılı başlayınca bir takım eğitimler alındı, sertifikalı olma yolunda adımlar felan
  • Delta (Diploma in Teaching English to Adult Learners- evet kısaltma ters:) module 1 eğitimine başlandı
  • Bir dünya öğretmenlik üzerine kitap makale okundu, beynin örümcek ağları silindi, kıvrımlar cilalandı
  • Aaa benim bir blogum vardı bir yerlerde diye hatırlandı

Bu yılın son öğrenci grubu pek eğlenceli, ayrı bir yazıda anlatmalıyım zayi olmamalı, delta da öyle. Bambaşka bir tecrübe bir ufuk oldu. Spoiler da verdiğime göre şimdi gidip sitenin tasarımıyla oynayabilirim.

(Kısık ışıkların altında, bir yanda ölesiye ergen kızların cızırtısı (tam da cıvıltısı diyecekken, içimdeki dizleri ameliyatlı huysuz teyze başını kaldırdı) bir yanda espresso makinesinin fısıltısı (espresso makinesi fısıldamaz, bildiğin hönkürür), bir yanda da klavyenin tıkırtısı eşlik ediyordu özsütteki o bıkkın (gayet sakin ve güzel ve en sevdiğim havadır bugünkü de içimdeki küçük emrah kaşlarını büzüp benim niye püskevitim yok diye çemkirdi) gri öğlenine…

İstikrar Senin Neyine…

Image

Blog açmanın bu kadar lanetli olacağını bileydim vaktinde açmazdım herhalde. Yazınca, kaç kişi bakmış, yorum bırakmış, ne demiş diye takip etmek ayrı dert; yazmayınca da, sürekli system tray’de ram yiyen bir program gibi insanın kafasında beklemede, yanıp sönen bir ışık gibi dikkat dağıtan bir meret.

Bir kez daha, Allah bilir kaçıncı, başlayalım dendi. Bloga uzun ara verdikten sonra ne yapılması gerekiyorsa hepsi yapıldı:

  • Ev taşındı
  • Taşınırken yine bir sürü macera yaşandı
  • Çocuklardan biri okul değiştirdi
  • Yeni muhite alışılamadı depresyonlara girildi
  • Yeni komşuların gürültüsü çekildi (Arapça olaraktan)
  • Blog(ların) temaları değişti
  • İstikrar sözü verildi (kendime tabii, el aleme söz versem yandık :))

Şimdi, ben yokken herkesler çok merak etti ya beni. Ne oldu acaba diye hep endişe edildi ya. Hemen yazayım. Çok mühim meseleler zira. (sevmediğimi söylemiş miydim devrik cümleleri?)

Hala hatırlayan varsa, bizim eski, gökdelendeki evden beş katlı bir apartmana, nispeten normal bir mahalleye taşındık. Eski sitenin steril olmasına alıştığımı fark ettim, burjuva olup çıktığıma yandım. Yeni evde ısrarla ortaya çıkan tüylü kırkayakların da pek faydası olmadı tabii. Çok maceralı bir taşınma daha yaşadık. Yedinci defa taşınınca bile yeni maceralar yaşabileceğimize şahit olduk. Yeni ev güzel aslında, daha düzenli, daha bi “ev”. Ama bu yengeç öyle pat diye alışır mı hiç? Zaman geçtikçe, arada bir, yaw güzelmiş burası, diyorum ama daha vakit var herhalde.

Geçen sene pek maceralı geçti, bitmesini iple çektim derken bu seneyi neredeyse yarıladık, dile kolay. Bu zaman zarfında birçok değişiklik oldu, babam epey ciddi bir bypass ameliyatı geçirdi vs. arada bir keşke girip kafamı burada, kimse pek duymasa da, kafamdakileri kuyuya bağıraydım diyorum. İyi gelirdi herhalde. Şimdi de iyi geldiği gibi. Macera, ilginç hikaye felan vaadim yok maalesef. Öyle, her zamanki teraneler işte. Hoş gelmişim.

 

 

 

 

 

Muşmulaya Güzelleme

Bizim evin önündeki kıvırcık söğüdü arkana alıp da rahmetli halamın evine döndüğünde muşmulayı görürsün. Sarı badanalı evin üst köşesinde, sebze tarhında çalışan anneni görünmez hale getiren yuvarlak, sık yapraklarıyla, eğri gövdesiyle ordadır. Köşenin bekçisidir. Gül ailesinden olmanın verdiği asaletle ve incelikle dalları tırmanmaya uygun değildir ama hemen hemen bütün dalları, meyvelerini rahatlıkla toplayacak kadar yakındır yere. Kasım ayının başlarında, ilk kırağı düşer düşmez, toptan alınan sıvı yağından kalan karton kutuya muşmulaları toplarsın.

“Aman, evladım, hepsini toplayın, afiyet olsun. Bizimkiler yüzüne bile bakmaz,” diyen halanın teşvikiyle bir tane bile ziyan olmadan muşmulalar kutuya konur. Kilerde duran dolabın üstüne kutu yerleşir. İlk birkaç gün sık aralıklarla olmuş mudur diye habire sorarsın. ‘Ooo daha çok bekleyecez’ lafı da zaman kavramı pek oturmamış zihnine sonsuzluk gibi gelir.

Derken, dışarıda kar atıştırırken ve soğuk hamsin rüzgarı kemiklere işlediğinden dışarıda oynamak imkansız olduğundan camdan dışarı öylesine dalmışken kutu salonun orta yerine getirilir. Tecrübeli baba, makine yağından hafif kararmış ve hep kendine has bir kokusu olan elleriyle teker teker muşmulaları yoklar. Yumuşak olanlar ayıklanır, bir merasim huşusu içinde yenir. İçi kahverengi, kocaman çekirdekli meyveleri, “bak, burasından ısır, sonra da hüüüp diye çek,” tarifine harfiyen uyarak keyiflenilir.

Olmamış muşmulaları kutuyla yine kilere konur. Yine sık sık sorar, sonra unutursun. Bir dahaki sürpriz ziyarete kadar. Dışarıda kar atıştırıp rüzgar seni eve hapsedene kadar.

Facebook’tan sonra hayat (var mı???)

Image

 

Var, deyip bitirirmişim yazıyı :). Açıkçası ben olduğuna inanmıyordum. İnternetli telefonum olmadan önce bilgisayarı açar açmaz ilk işim önce facebook sayfasına girmek olurdu. Evvelki gece, ben nihayet kıyıp da sayfadan çıktıktan sonra kimler ne derin sözler sarfetmiş, nerelere gitmiş, ne seyretmiş, ne dinlemiş, statüsünü kimler “ilişkisi var” veya “yok” tan değiştirmiş vs. Sonracığıma, kimler nişana gitmiş de geleceğin geliniyle fotoğraf çektirmiş, kimler arkadaşlarla çılgınlar gibi eğlenmiş, kimlerin hayatı accaip zorluklarla geçmiş de, arkadan vurulmakla, hainlerle alakalı derin sözler iletip günümüz Konfüçyusu olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Bunlar hepsi çok önemli, insanın gününe renk katan, moral veren, bak, neler var şu hayatta, dedirtip şükrettiren mevzular.

Bir arkadaş facebook’u buzdolabına benzetmişti. Aç olsan da olmasan da açarsın, şöyle bir bakıp kapatırsın. Kapatabiliyorsan. Ben kapatamadığıma karar verip artık hesabı dondurmaya karar verdim. Dondurma kararım da sadece facebook silme opsiyonu sunmadığından. Çok zor oldu, ne yalan söyleyeyim. Telefonu her elime aldığımda otomatik olarak önce bi feyse bakayım, sonra işlere başlarım diyen ben, şimdi hiç ellemeyecektim. Neyle dolacak onca vakit? Neyle geçecek dakikalar? Ne zormuş, ya rabbi.

İlk birkaç gün çok bocaladım. Sonra eskiden yaptığım ama artık vakit bulamıyorum deyip bıraktığım işlere baktım. Tezhip defterim olduğu gibi duruyor üç yıldır; elden geçecek fotoğraflar fazlasıyla birikti. Ayıklanacak, düzenlenecek, sahiplerine ulaştırılacak bir sürü resim. Okunacak, öylece bekleyen en az 10 kitap. Örülecek örgüler, bitirilecek kanaviçeler.

Yeni uğraş olarak yıllardır, anlıyorum ama konuşamıyorum, dediğim İspanyolcaya başlamak oldu. Kütüphaneden kitaplar buldum, yavaş yavaş çalışıyorum. Hem yeni dil öğrenirken öğrencilerimi daha iyi anlıyorum. Yeni kelime öğrenmek, yeni yapıları kavramak ne kadar zormuş unutmuşum. Benim İspanyolcam hep dineleme ve okumaya dayalı olduğu için onları kolay anlıyorum, etimolojik olarak kelime köklerinden rahat anlaşılıyor ama gel de bir cümle kur, karın çatlatıyor vallahi.

Velhasıl, bayağı uzadı yazı; facebooktan sonra hayat var. Hem de çok daha üretken ve çok daha keyifli ve sakin. Gereksiz bilgiler, detaylar aklımı meşgul etmiyorken okuduğumu da daha rahat anladığımı fark ettim. Kafamı daha rahat topluyorum ve hep boş bir şeyler uğruna takla atmak zorunda olmadığımı hissediyorum.

Tek kafama takılan arkadaşlarla irtibat oldu ama yakın olduklarımla zaten mail ve telefon yoluyla görüşüyoruz. Diğerlerinde telefonum veya mail adresim yoksa demek ki görüşmemiz de gerekmiyor.

Hala alkolik gibi gün saydığımı fark ediyorum. Arada bir zorlanıyorum ama uzak durmak da iyi geliyor. Tavsiye olunur.

not: resim yazıyla gayet alakasız.. mevsimle alakası var  :) favorim olur kendisi :) let it snow, let it snow, let it snow!

Home Sweet Home


Sevgili Okur,

:) pek bir havalı oluyormuş böyle yazınca.  Biz şimdi taşındık ya, onu yazacaktım da bir daha yaşamak istemiyorum, kimseyi de sıkmak istemiyorum. Ama öyle diyaloglar ve maceralar oldu ki mahrum bırakmak olmaz.

Bu yaz kadar hareketli bir yazım uzun zamandır olmamıştı. Mesai bitiminin ertesi günü memlekete uçup orda 35 gün evlat şapkası taktıktan sonra ( apayrı bir maceradır kendileri yazarım belki bir ara) ıstanbul’a gelinip neredeyse ertesi günü kolileme ve toparlanma faslı başladı. Geldikten altı gün sonra evimizdeydik. Tam 50 koli ve sayısız poşet ile hurç beni bekliyordu:)

Daha ev taşınırken Meryem taşıyan ağabeylere bakıp bakıp “komik” diyordu. Bir tanesi atlet giymişti ve Meryem’e göre bu komik oluyor. Yanından bir tanesi geçerken “ Mirise bato”  yani kardeş güzel kokuyor, dedi. Boşnakçada kötü koku için de kelime var da Meryem onu bilmediğinden her şeye mirise diyor.

Evimize geldik gelmesine de bu sefer ustalar ordusuyla tanışacaktık. Bir Arçelik servis geldi ki evlere şenlik:

(davlumbaz)

-o boru öyle mi kalacak?

– yaw, parçası var da, takayım mı?

– e, tak tabi. Orası öyle kalacak değil ya.

-(öfleye püfleye boru koruması kesilir ve tabii uymaz. Sonra da SABİT mutfak dolabına uysun diye tepeden yumrukla vurulur, olmayınca kaderine razı bir daha kesilir)

-ben bu fırını (kocca ankastre fırın) sabitlemicem.

-ŞAKA

-Yok abla, zaten sabitlemiyoz temizlik yapıyomuş hanımlar. (vallah, ben o kadar kafayı yemedim daha)

-e, ben çekip de koca fırın peşinden gelince ne olacak?

– ben bilmem olmuyo vida.

Arçeliğe mail atıla, tekrar servis talep edile, zira ne şekilde bağladı onu bile bilmiyorum.

Su pompası isteyecez, hadi bismillah… Erikli servisi aranır, pompa ve su isteğinde bulunulur. Su gelir ama Pazartesi olduğu için yoğunluk varmış pompa yokmuş. Çok aranan bir şey ya, millet düzenli her hafta pompa alıyo kolay değil. Yarın getirelim dendi, tabii ki gelmedi. Tekrar arayıp iki kişiye su istemediğimi ancak poma lazım olduğunu  bildirdim. Mesudum artık. Kapı çaldı, kapıda sucu elinde… DAMACANA. Pompadan eser yok!

-Abla su istemediniz mi?

-Yok ben pompa istedim.

-Gelmedi bize, ne zaman gelecek bilmiyoz (memlekette su pompası kıtlığı var dikkat edin) Suyu da bırakayım taşıdım o kadar. Bidon önemli değil.

-… (dumur)

Ertesi sabah kapı çalar. Kapıda sucu, elinde POMPA. Abla bizde pompa yok da ben size dışarıdan aldım, beş lira,  ister misin? :))))

Superonline yaklaşık 10 defa arandıktan ve bir hafta geçtikten sonra nakil yapabildi evimize…

İki usta bizi ekti bi güzel.

Ama iyiyiz. Hayattayız, elhamdülillah..

Sirimavo Bandaranaike ***

Bu zorlu yolda ayağına sık sık dikenler batacak…

 

Ayağına dolanıp, seni yere serip, son derece geri zekalı hissetirecek zeka gelişitirici zımbırtılar olacak

 

 

Üzerinde çizgi film kahramanları da olsa gözüne pek sevimli gözükmeyecek bulaşıklar da olacak

 

 

Masa hariç, her yerde kaşıklar olacak

 

Bu zorlu yolda cesetlerle bile karşılaşabilirsin. Ama ne olursa olsun sakin kalmalısın…

 

 

Silahın mutlaka olmalı..

 

Yoksa o kahramanca kurtarışları nasıl yapacaksın?

 

Bu yolda sana yardımcı olması için paha biçilemez hediyelerin olacak. Altın takılar…

 

ve yürekten mektuplar… en güzel yazılarla yazılmış…

 

E, daha ne olsun :)

 

 

***Ablamla ben küçükken çok sık anneme seslendiğimizde, adımı Sirimavo Bandaranaike olarak değiştireceğim, adımı söyleyebilene bakacağım derdi :)